Şarap Tarihinde Yolculuk
Şarap tarihi hakkında bilgi edinin ve şarap seyahatini keşfedin.
“Ve Nuh çiftçi olmaya başladı ve bir bağ dikti ve şaraptan içip sarhoş oldu.”
Tekvin ( Yaratılış 9:20,21 )
Şarap; Anadolu’nun kadim halklarının kültürünün bir parçasıdır. Nuh Peygamber’e atfedilen bir efsanede, Nuh Peygamber, tufandan sonra hayvanları ile Ağrı Dağı eteklerinde yaşamaya başlar. Karınlarını doyurmak üzere civarda dolaşan hayvanlardan keçinin, bir gün olağanüstü neşeli döndüğünü görür. Bu hal günlerce devam edince Nuh Peygamber keçisinin peşinden giderek, bu durumun yediği bir meyveden kaynaklandığını keşfeder. Kendisi de bu meyveyi çok beğenir ve hayatı pespembe gösteren üzüm suyunun müptelası olur.
Nuh Peygamber’i mutlu gören şeytan, onun neşesini kıskanarak, alevli nefesi ile asmaları kurutur. Nuh Peygamber üzüntüsünden yataklara düşünce, efsane bu ya, şeytan insafa gelip, bu meyveyi yeniden canlandırmak için ne yapılması gerektiğini söyler. Eğer meyvenin kökü açılır ve hayvanlardan yedi tanesinin kanı ile sulanırsa, asma canlanacaktır. Aslan, kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, üzüm, kanları ile sulanır ve bir yıl sonra bitki tekrar canlanır, yaprak ve meyve vermeye başlar.
İşte bu nedenden dolayı efsaneye göre, şarapla sarhoş olan kimsenin davranışları incelendiğinde bu yedi hayvanın karakterini taşıyan haller görülür. Kâh aslan gibi cesur, kâh kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, köpek kadar kavgacı, horoz gibi gürültücü, tilki gibi kurnaz, saksağan gibi geveze olurlar.
Şarapla ilgili buna benzer pek çok efsanenin anlatıldığı yer olan Anadolu; Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Batı İran ve Zagros Dağlarını içine alan bir kuşakla birlikte aslında bağcılığın ve şarabın doğduğu yerler arasındadır. İnsanoğlu yerleşik hayata geçişinden çok önce tatlı meyvesinin ve şırasının peşinde olduğu vitis silvestris’i vitis vinifera’ya dönüştürecek sabrı ve zekâyı göstermiştir.

Yapılan arkeolojik kazılarda neolitik dönemin sonlarında yani M.Ö.6000 yıllarında Gürcistan’ın güneyindeki iki köyde bulunan çanak çömleklerde şarap izlerine rastlandı. Bu izler sadece şarap yapıldığında oluşan tartarik asitten başka bir şey değildi. Bilinen en eski şaraphane ise Ermenistan’da 2012 senesinde bulunmuştur. Areni-1 Mağarasında bulunan bu şaraphanenin M.Ö. 4000 yıllarına tarihlendiği dolayısıyla 6000 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Kısacası bugün kadehinizden bir yudum aldığınızda 8000 yıllık bir hikayeyi yudumluyorsunuz.

Mitolojide Şarap
Antik Yunan ve Roma’dan Hristiyan kültürüne geçiş sürecinde söz sahibi olan şarap, aile ve cemiyet yaşamında, bayramlarda, ayinlerde başrol oynadı. Binlerce yıllık yolculuğunda, yaşamın içindeki konumuyla zafer kutlamalarında baş köşeye oturdu. Çok sayıda medeniyet kültürünün merkezinde konumlanarak mitolojinin de unsuru haline geldi. Mitolojide şarap çoğunlukla tanrı motifleriyle yer alırken, Mısırlılardan Yunanlılara Romalılara kadar çok sayıda medeniyette adına tanrılar adandı. Mitolojik efsanelerde asma, üzüm ve şarap ilişkisi farklı konseptlerle işlendi. Üzümün bereketli olmasını sağlamak amacıyla tanrılar için kurban kesildiğine dair efsaneler, şarap tanrıları ve tapınaklar, mitolojide şarap motiflerinin tamamlayıcı unsurları arasında yer buldu. Şarabı kutsal gören Mısırlılar şarap tanrılarına Osiris, Yunanlılar Dionysos, Romalılar ise Bacchus adını verdi.
Frigyalılar, Yunanlılar ve Romalıların Rolü
İmparatorluklar yükselip yıkıldıkça Anadolu'nun şarapçılık geleneği de gelişti. Frigyalılar, Yunanlılar ve Romalılar bağcılık ortamının şekillenmesinde önemli roller oynadılar. Yeni üzüm çeşitlerini tanıttılar, şarap yapım sanatını geliştirdiler ve üzüm bağlarını ülke çapında genişlettiler.
Bizans Döneminde İnancın Sembolü Olarak Şarap

Bizans döneminde şarap dini ritüellerin bir parçası olarak kutsal bir önem kazandı. Manastırlar şarap yapımının, zanaatın korunması ve geliştirilmesinin yanı sıra kutsal şaraplar da üreten merkezler haline geldi.
Avrupa’nın Şarapla Tanışması
Avrupa’ya Nasıl Geldi?
Avrupa şarapla ilk ciddi temasını Ege üzerinden kurdu. Ege Denizi'nin güneyinde bulunan Girit Adası'nda yaşayan Minoslar şarabı hem üretiyor hem de ticaretini yapıyordu. Ardından Yunan anakarasında yaşayan Mikenler, şarabı dinsel ritüeller ve saray ekonomisinin merkezine koydu. Bu aşamada şarap artık “tesadüfi bir içecek” değil, kültürel bir unsur haline geldi.
Antik Yunan (MÖ 1600 – MÖ 300)
Şarap üretimini sistemleştirdiler. Tarım teknikleri geliştirdiler. Şarap günlük yaşamın, dinî ritüellerin, felsefi sempozyumların merkezindeydi. Yunan kolonileri sayesinde şarap Sicilya, Güney Fransa (Marsilya), Karadeniz kıyılarına yayıldı.
Roma İmparatorluğu (MÖ 200 – MS 400)
Asıl büyük yayılım Romalılarla oldu. İlk defa Terroir kavramını sezgisel olarak kullandılar. Bağcılığı sistematik hale getirdiler. Şarabı askerî ve ticari lojistiğin bir parçası yaptılar. Bugünkü Fransa (Galya), Almanya (Ren), İspanya, Portekiz gibi bölgelerde üzüm çeşitlerini seçerek ilk büyük bağları kurdular. Saklama ve taşıma tekniklerini geliştirdiler. Bugün “klasik Avrupa şarap bölgeleri” dediğimiz yerlerin çoğu Roma mirasıdır.
Orta Çağ: Kilise dönemi (MS 500–1500)
Roma çökünce, manastırlar ve kilise şarabı ayakta tuttu. Benedikten ve Siterciyen rahipler bağları kayıt altına aldı. Ayin şarabı sayesinde bağcılık hiç kesintiye uğramadı. Parçalı bağ sistemini geliştirerek (özellikle Bourgogne) kaliteyi ve sürekliliği sağladılar. Bugünkü Cru, Clos, Monopole gibi kavramların temeli bu dönemde atıldı ve Burgonya, Champagne, Rheingau gibi bölgeler bu dönemde parladı.
Fenikeliler (MÖ 1500–800)
Şarabı ticari bir ürün haline getiren ilk uygarlık. Fenikeliler yoğun olarak deniz ticareti yapan bir kavimdi. Bu nedenle Doğu Akdeniz’den, Yunanistan, Güney İtalya, İspanya, Güney Fransa kıyılarına şarap ticaretini yaparken aynı zamanda asma fidanı ve şarap yapım bilgisini de taşıdılar.
Şarapta Markalaşma Adımları
Şarabın antik çağ yöntemiyle başlayan üretimi, MÖ 3000 yıllarında Mısırlılar tarafından reçinenin dahil edilmesiyle ömrüne ömür kattı. Mısır’da geniş ağızlı küplerde şarap yapmak giderek yaygınlaştı, yıllandırılmış şarabın temeli atıldı. Şarap küplerine şarabın markasını yazan Mısırlılar, böylece şarapta markalaşmanın da ilk adımlarını attı (ilk etiketleme). Romalılar şaraba çiçek, meyve, çam sakızı, reçine, bal gibi maddeler eleyerek bugünkü şarap kültürünün temellerini attı.
Şarapta Üretiminde Eski Dünya ve Yeni Dünya Ülkeleri
Eski Dünya şarap ülkeleri şarapçılığın tarihsel olarak başladığı, kuralların ve geleneklerin güçlü olduğu yerlerdir. Başlıca ülkeler:
- Fransa
- İtalya
- İspanya
- Almanya
- Portekiz
- Yunanistan
- Macaristan
- Avusturya
- Gürcistan (En eski şarap kültürlerinden biri.)
- Türkiye (Tarihsel olarak Eski Dünya kabul edilir. Ancak hem etiketleme ve hem de esnek üretim kuralları bakımından Yeni Dünya tarzı üretim şekli hâkimdir.)
Gürcistan ve Türkiye’yi ayrı tutacak olursak eski dünya ülkelerinin temel özellikleri:
- Terroir ön planda (toprak, iklim, mikroklima),
- Etiketlerde çoğunlukla bölge adı yazar (Bordeaux, Barolo gibi),
- Etiketlerde şarabın kalitesini belirten ifadeler. (Grand Cru, Cru Classico, Grand Riserva, AOC, DOC, DOCG, DO vb.)
- Daha yüksek asidite, daha dengeli alkol,
- Meşe kullanımı genelde daha ölçülü,
- Sert ve detaylı yasal sınıflandırma ve kısıtlamalar.
Yeni Dünya dediğimiz ülkeler şarapla antik çağlarda değil, görece çok daha geç, çoğunlukla Avrupalı koloniciler sayesinde tanıştı. Genel olarak Yeni Dünya şarap ülkelerini; ABD, Şili, Arjantin, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda şeklinde sıralayabiliriz. Bu ülkelerin şarapla tanışmaları 15.–18. Yüzyıllar arasına denk gelir. Yeni Dünya ülkelerinde şarap üretimi daha esnek kurallara tabidir. Şarapların etiketlerinde bölge adından ziyade, üzüm adı yer alır.
Ülkeleri ayrı ayrı ele alacak olursak:
- Şili: 1548–1555 civarı şarapla tanıştı. İspanyol misyonerler tarafından getirildi. Amaç ayin şarabı yapmaktı. Yeni Dünya’nın en erken şarap kültürlerinden biridir.
- Arjantin: 1556–1560 yine İspanyollar tarafından And Dağları’nın eteklerinde bağlar kuruldu.Yüksek rakım sayesinde bağcılık hızla gelişti.
- ABD: Amerika’nın şarapla tanışması 16. yy Sonu – 17. yy. Arasına denk gelir. Ne var ki Amerika’da ilk denemeler başarısız oldu. 1760’lı yıllarda ise Avrupa asması (Vitis vinifera) tutunmaya başladı. Ancak asıl sıçrama 19. yy – Kaliforniya bölgesinde oldu.
- Güney Afrika: Güney Afrika 1655'li yıllarda şarapla tanıştı.
- Avustralya: Avustralya, İngiliz kolonileriyle birlikte 1780’li yıllarda şarapla tanıştı. Bu ülkede 1820–1830 arasında ise sistemli bağcılık başlamıştır.
- Yeni Zelanda: Yeni Zelanda’da 1819’da misyonerler ilk bağları dikti. Ülke asıl gelişimi 20. Yani ikinci yarısında göstermiş ve Sauvignon Blanc ile dünya sahnesine çıkmıştır.
Antik Çağda Anadolu’da Bağcılık ve Şarap
Anadolu’da kazılar sırasında Neolitik yerleşmelerin sadece ikisinde yabani üzüm çekirdekleri tespit edilmiştir. Bunlardan biri Nevali Çori (M.Ö.8400-8200) (Şanlıurfa-Hilvan ilçesi), diğeri ise Canhasan III (Karaman-Canhasan köyü) iskanıdır. Bu dönemde asmanın kültüre alınmış olduğunu gösteren bir kanıt yoktur. Ayrıca Anadolu Neolitik’in sınırlı sayıdaki kap formları bir şarap kültürünün varlığını işaret etmesi bakımından da çok yeterli değildir.
Neolitik dönemin ardından gelen ve Kalkolitik olarak adlandırılan dönemde (M.Ö.4800-3000) iskan görmüş höyük kazılarında (Korucutepe-Elazığ-Aşağı İçme köyü; Kurban höyük-Şanlıurfa-Cümcüme köyü; Oylum höyük-Kilis-Oylum köyü) ele geçen üzüm çekirdeklerinin çoğunluğu yabani asma ürünü olmalarına karşın, Hassek höyük’de (Şanlıurfa-Siverek-Yukarı Tillakin köyü) asmanın kültüre alındığını gösteren üzüm çekirdekleri bulunmuştur.
Kalkolitik dönem kültürü değişik kap formlarının, özellikle kadeh türü kapların ortaya çıkmaya başladığı bir dönemdir. Bağcılık ve şarap üretiminin Anadolu’ya bu dönemde yayılmış olduğunu ileri sürmek mümkündür.
M.Ö.3.binin ikinci yarısına tarihlenen Orta Anadolu’da Hatti kültürüne ait Alacahöyük kral mezarlarında ölü hediyesi olarak ele geçen altından kadehler ve gaga ağızlı testiler bu dönemde Anadolu’da şarabın özellikle yönetici sınıflar arasında yaygın olarak kullanıldığını göstermektedir.

Anadolu’da yazının kullanımıyla birlikte bağcılık, en azından yaklaşık 1500 yılı geride bırakmış ve olgunlaşmış bir üretim faaliyeti olarak karşımıza çıkar. M.Ö.2000 yılları civarında Kuzey Mezopotamya’dan gelen Asurlu tüccarlar vasıtasıyla Anadolu’da kullanılmaya başlanan çivi yazılı ticari belgelerde, borç vadesi olarak da olsa, ilk kez bağ bozumundan söz edilir. Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de (Kaniş) Koloni Çağı’na (M.Ö.2000-1750) ait silindir mühür baskıları üzerinde tanrılara şarap sunma sahneleri (libasyon) yaygındır.
Hitit yasalarında “bağ”, “asma çubuğu” ve “şarap” ile ilgili hükümler ve bağlara verilen zararların tanzimi ile ilgili maddeler bulunur.
Çivi yazılı belgeler sadece devlete veya tapınaklara ait değil, aynı zamanda kişilere ait bağların varlığı ile ilgili ipuçları vermektedir. Hitit dinî bayramları arasında yer alan bağ bozumu bayramı bağcılığa verilen önemin işareti olarak değerlendirilebilir. Hitit çivi yazılı metinlerinde üzüm, asma ve şarap için aynı kelime (Sümerce ideogram Gestin, Hititçe okunuşu wiyana) kullanılmakta ve şarabın çeşitli türlerinden (yeni, taze şarap; eski, yıllanmış şarap; ekşi şarap; tatlı şarap; iyi şarap; temiz, saf şarap; kırmızı şarap vb.) söz edilmektedir.
Hitit resmi yazışmalarında bağlarla ilgili uyarılar bulunmaktadır. Örneğin, bir Hitit kralının bir kentin valisine gönderdiği bir mektupta üzümlerin vaktinde kesilmeleri ve gecikme nedeniyle zarar görmemeleri istenmekte, diğer bir mektupta ise üzümlerin kesilecek olgunluğa ulaştıkları ve başkentten bağ bozumu için insanların gönderilmesi istenmektedir.
Hitit imparatorluk dönemi belgelerinde Anadolu’da Wiyanawanda (şarap kenti) adını taşıyan bir kentten söz edilmektedir. Bu kent, Klasik Çağlarda Oinoanda (Oinos eski Hellence şarap demektir) olarak tanıdığımız Lykia kenti olmalıdır.
Hitit inanç dünyasında 15 tane tanrı ve tanrıça vardır. Bunlardan Ereş.Ki.Gal Güneş Tanrısıdır. Hititlerin şarap sürahisinin alttaki resimde de görüleceği üzere ortası boştur. Bunun sebebi Güneş Tanrı'sının sürahideki şarabı kutsaması içindir.

Şöyle ki, Hititlerde şarap savaşa giden askerlerin ve de evlenen çiftlerin törenlerinde kullanılırdı. Ancak şarap öncesinde sürahiye doldurulur ve sabah henüz güneş doğmadan yerleşkenin en yüksek tepesine güneşe karşı olacak şekilde yerleştirilir ve böylece ilk güneş ışıklarının sürahinin ortasından geçmesi sağlanarak şarabın Güneş Tanrısı tarafından kutsanması sağlanır. Savaşa giden askerler de kutsanan şarabı ikram eden görevlinin önünde sıraya geçerek bu şaraptan bir kadeh içerdi. Böylece askerlerin savaşta kahramanlıklar göstererek savaşın kazanılacağına inanılırdı. Keza düğünlerde de evlenen kişiler evliliklerinin sağlıklı yürümesi düşüncesiyle Güneş Tanrısı tarafından kutsanmış bu şarabı içerlerdi.
Hitit İmparatorluğu yaklaşık M.Ö.1200’lü yıllarda yıkılınca, Hititler Orta Anadolu’nun aşağı kısımları ile Güney ve Güneydoğu Anadolu’da beylikler halinde varlıklarını yaklaşık M.Ö.7. yüzyıla kadar sürdürdüler ve gerek kültürel gerekse tarımsal birikimlerini çevredeki çağdaş kültürlere aktarmayı başardılar. İşte bu küçük krallıklardan birine ait topraklarda bulunan İvriz’deki kaya kabartmasının üzerinde, ellerinde üzüm salkımları ve başak demetleri tutan ve kemerinde kutsal orak taşıyan bir bereket tanrısı kimliğindeki fırtına tanrısı Tarkhun/Sanda ile karşısındaki Tuwana Beyi Warpalawas (M.Ö.8.yüzyıl) tasvir edilmiştir. Tanrının başı ve kralın beli arkasında hiyeroglif yazıların özetle kralın: “Ben küçük bir çocukken buraya asma fidanları dikmiştim, tanrı onları korudu, onlar şimdi üzüm veriyorlar” açıklamasını içerdiği anlaşılmaktadır.
Adana Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Maraş’ta bulunmuş bir mezar kabartması üzerinde kollarını diğerinin omuzlarına atmış bir karı koca tasvirinde de görüldüğü gibi elinde üzüm salkımı taşıyan erkek bir şarap tüccarı olmalıdır. Eşinin taşıdığı ziynet eşyaları şarap tüccarının zenginliğinin bir belirtisi sayılabilir.

Klasik Çağda Anadolu’da Bağcılık ve Şarap
İyonya’ya yapılan şarap ile ilgili ilk gönderme Ozan Homeros’a (M.Ö.8.yüzyıl) aittir. Ozan, İliada destanında “Pramnios” (veya Pramnos) adlı bir şaraptan söz eder; ikinci destanı Odysseia’da ise büyücü Kirke’nin Odysseus ve arkadaşlarını Pramnios şarabı ile sarhoş edip alıkoyduğunu anlatır. Pramnios’tan sonraki yüzyıllarda Aristophanes, Athenaeus ve yaşlı Plinius gibi yazarlar da övgü ile söz ederler.
Smyrna (İzmir): Aiolis ile İyonya arasında sınır oluşturan Smyrna ile ilgili ilk referanslar arasında Homeros’un sözünü ettiği Pramnios şarabı en başta yer alır. Homeros Pramnios şarabının üretildiği yeri belirtmezken, 8 yüz yıl sonra Yaşlı Plinius daha kesin konuşur. Homeros’un da içinde yer aldığı destanlar çağında Pramnios şarabının sek içilmediği, peynir, un ve bal ile karıştırıldığı anlatılmaktadır. Anlatılanlara göre ne tatlı, ne de koyudur; buruk, tok ve kuvvetlidir.
Strabon ise Yaşlı Plinius’tan önce Smyrna şarabını gerek keyif gerekse tıbbi kullanımlar bakımından değerli şaraplar arasında sayar. Romalı tarım yazarı Marcus Terentius Varro (M.Ö.116-27) Smyrna’da deniz kıyısında yetişen asmaların yılda iki kez ürün verdiğini yazarken, Yaşlı Plinius’a göre yılda üç kez ürün alınmaktadır.
Klazomenai: Klazomenai’nin (Urla İskelesi) şarabı ile ilgili yazılı kaynaklar Roma döneminde (İ.S.1.ve 2.yüzyıllar) görünür. Hekim Dioskorides “De materia medica” adlı eserinde: “Klazomenai ve Kos (İstanköy) şarapları ise, içlerinde çok miktarda deniz suyu bulundurdukları için hazmı kolay, nefes açıcı ancak mide için tahripkâr ve sinirler için zararlıdır” diye yazar. Yaşlı Plinius ise aynı konuda “Bugün Klazomenai şarabı, daha az deniz suyu katılmaya başladığından beri tercih edilmektedir” şeklinde bir ekleme yapar.
Info
Not: Eski çağlarda şaraba deniz suyunun katılmasının birçok nedeni vardı. Deniz suyundaki tuz sayesinde şarabın bozulmasını önlemek ve bu sayede uzun deniz yoculuklarına dayanmasını sağlamak, yoğun ve yüksek alkollü şarapları seyreltmek, şaraba hafif tuzluluk ve mineral katkısı sağlamak nedenleri arasındaydı. Ayrıca tuzlu şarabın sindirimi kolaylaştırdığı, bağırsakları temizlediği ve vücut dengesini sağladığı da düşünülüyordu. Ve hatta bazı şehir devletlerinde yoğun ve tuzlu şaraplar daha güçlü sayılıyor ve uzun ömürlü olmaları nedeniyle yüksek kalite kategorisinde konumlandırılıyordu.
Erythrai (Çeşme-Ildırı): Antik dönemin yemek ve içki uzmanı Athenaeus “Deipnosophistai” adlı eserinde Erythrai şarabının “yumuşak ve kokusuz” olduğunu söylerken, burada “üzüm salkımlarının dolgun ve verimli büyüdüğünü” işaret eder. Strabon’un verdiği bilgiye göre “Mimas’ta yaşayan Erythraililer arasında [Herakles] “İpoktonos” [böcek kıran] olarak kutsanır, çünkü o İps denen bağ kurdunun kökünü kurutmuştur, derler ki yaratığın bulunmadığı tek arazi Erythraililerinkidir”.
Teos (Seferihisar-Sığacık): Bağcılığı ve şarabı hakkında bilgi veren günümüze ulaşmış bir antik kaynak olmamasına karşın Hellenistik dönemde inşa edilmiş bir Dionysos Tapınağı’na sahip olması ve sikkelerinde görülen üzüm salkımı tasvirleri Teos’un bölgenin bağcılığına ve şarap üretimine katkısının küçümsenmemesi gerektiğini göstermektedir . Dionysos Teos’da “Setaneios” takma adı ile de anılmıştır. Bu, genellikle toprak ürünleri için “bu yıla ait” (primeur) anlamında bir sözcüktür.
Metropolis (Torbalı): Metropolis kenti Strabon tarafından iyi ve kaliteli şarap üreten antik kentler arasında sayılır.
Ephesos (Selçuk): Şarabının kalitesi ile ilgili 3 antik yazardan 3 farklı bilgi almaktayız. Hekim Dioskorides Ephesos yakınlarındaki bağlardan elde edilen ve Phygelites (Phygela Şarabı) olarak adlandırılan bir cins şaraptan söz eder. Bu şarap hafifti ve mideye iyi gelmekteydi. Athenaeus ise Ephesos’a yakın bir köy olan Latoreia’da bölgenin en kaliteli şarabının elde edildiğini bildirir. Yaşlı Plinius ise bu bilgilere karşın Ephesos şarabının, deniz suyu katıldığı için mideye zararlı olduğunu ve kaynatarak içilmesi gerektiğini yazar.
Osmanlıda Şarap

Türkiye yaş üzüm üretimi alanında dünyada 5. ya da 6. sırada yer almaktadır. Ancak, günümüzde mevcut bağların yalnızca %3’ü şaraplık üzüm olarak değerlendirilmektedir. Bunun sebebi olarak Osmanlı dönemindeki içki yasakları ve bu nedenle ortaya çıkan şarapçılıktaki gerileme gösterilebilir. Üzüm yetiştirilmesi kaderinde yazılı olan bereketli Anadolu toprakları, Osmanlı hakimiyetine girdiğinde, bağcılık ve şarapçılıkta gerileme başladı. Bu dönemden itibaren sadece Rum ve Ermeni topluluklarının temsil ettiği etnik azınlık grupları şarap ve hatta üzüm üretimiyle ilgilendiler. Dört yüzyılı aşkın bir yasaklama dönemi süresince, binlerce hektarlık bağ rekoltesi, yerel üzümün sofrada tüketimi veya kuru üzüm yapılmasıyla tüketildi. Ancak, bu noktada Osmanlı’nın içki kültürünü yabana atmamak gerekmektedir. Kanuni, I. Ahmed, IV. Murad, Avcı Mehmed, III. Selim dönemlerinde her ne kadar içki yasağı konulsa da, örneğin Evliya Çelebi’ye göre İstanbul’da 160 meyhane ve 6000 civarında içki satan dükkan olduğu belirtiliyor. Tanzimattan sonra batılılaşma hareketleri şarapçılığı canlandırıyor ve 1900’lerin başında Avrupa bağları floksera hastalığı ile kıvranırken, Osmanlı 300 milyon litre şarap üretip, büyük bir kısmını ihraç ediyor.
Cumhuriyet Sonrası Dönem ve Günümüz
1923 yılında kurulan genç Cumhuriyet, sayıca az ama idealist bir kurucular topluluğu tarafından yönetildi. Cumhuriyet’in baş mimarı Atatürk, vizyoner kimliğiyle birbirinden çok farklı alanlarda çalışmalar yapılması konusunda yeni ülkenin itici gücü oldu. Osmanlı Devleti’nin okuma bilen nüfusunun yaklaşık %5, okuma-yazma bilenlerininse %2 düzeyinde olduğunu hatırlayacak olursak, ne denli bilgi birikiminin zayıf olduğu bir toplum yapısından bahsettiğimiz daha kolay anlaşılır.
Genç Cumhuriyet zorlu güvenlik kararları almak zorunda da kalmıştır. Bunlardan birisi mübadele, yani Yunanistan ve Türkiye arasında nüfus değişimi yapmaktı. Bu değişimin en ağır faturasını ödeyen sektör bağcılık olmuştur. Osmanlı politikalarında şarap yapımı konusundaki izin Hristiyan azınlıklara verilmiş, Rum halkı hem bağcılık hem şarapçılık konusundaki bilgi birikiminin tek sahibi olmuştur. Mübadeleyle topraklarını terk etmek zorunda kalan bu nüfus, yüzyıllardır birikmiş bilgiyi de geride bırakmış ve bu bilgiye sahip çıkacak bir grup ortaya çıkmamıştır.

Tarımın öneminin bilincinde olan yönetici kadrolar bu açığı bağcılık ve şarapçılık konusunda eğitim almak üzere yurt dışına öğrenci göndererek ve deneyimli uzmanları ülkeye getirerek kapatmak istemişler ve bu çalışmalardan başarılı sonuçlar almışlardır. Ülkenin kuruluş yıllarındaki bu çalışmalarla bugün her şeye rağmen ayağa kalkmış ve bütün engellemelere rağmen gelişmeyi sürdüren bir şarap sektörümüz olduğunu görüyoruz.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, Türkiye’de tarım modernizasyonu kapsamında bağcılık ve şarapçılığın geliştirilmesi hedeflenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuyla, yerel tarımı güçlendirme çabaları arasında üzüm ve şarap üretimi önemli bir yer tutmuştur. 1923-1950 yılları arasında, devlet desteğiyle şarap üretiminde altyapı yatırımları yapılmış ve bağcılık sektörü geliştirilmeye çalışılmıştır.
Devlet Politikalarının Rolü
Bu dönemde, bağcılığa verilen önem, Tekel İdaresi’nin 1925 yılında kurulmasıyla pekişmiştir. Tekel, alkol üretim ve dağıtımını düzenlemek ve kontrol etmek için kurulmuş, şarap üretiminde kalite standartlarını artırmak için faaliyet göstermiştir. Devlet, yerel üzüm çeşitlerinin (örneğin, Öküzgözü, Boğazkere, Narince) korunmasını ve geliştirilmesini teşvik etmiştir. Bağcılık sektörünün desteklenmesi, yurt dışına öğrenci gönderilerek modern bağcılık tekniklerinin öğrenilmesiyle de sağlanmıştır
Yatırımlar ve Modernizasyon
İlk olarak 1930 yılında Tekirdağ’da Bağcılık ve Araştırma Enstitüsü kuruldu. Ayrıca 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, şarap üretiminin artırılması ve kalitenin yükseltilmesi amacıyla devlet eliyle şarap fabrikaları kurulmuştur. 1939’da Tekirdağ Şarap Fabrikası, 1943 yılında Atatürk Orman Çiftliği Şarap Fabrikası, 1944 yılında Nevşehir’de Ürgüp Şarap Fabrikası ve 1946’da Elazığ Şarap Fabrikası hizmete açılmıştır. Bu fabrikalar, çevrelerindeki bağcılık faaliyetlerini teşvik etmiş ve yerel ekonomiye katkı sağlamıştır. Aynı zamanda, Türkiye’nin farklı bölgelerinde yerel üzüm çeşitlerine uygun modern üretim teknikleri uygulanmıştır.
Günümüzde ülkemizde sayısı zaman zaman değişmekle birlikte, son belgeler ışığında 165 civarında şaraphane olduğu rapor edilmektedir.
Yerli ve İhracat Pazarlarına Odaklanma
Bağcılık ve şarapçılığa yapılan yatırımlar, sadece yerel tüketimle sınırlı kalmamış, aynı zamanda uluslararası pazarlara açılmayı da hedeflemiştir. Türkiye, Avrupa pazarında rekabet edebilmek için modern şarap üretim teknikleri kullanarak yüksek kaliteli şaraplar üretmeye odaklanmıştır. Devletin bu alandaki desteği, yerel üzüm türlerinin korunmasına yönelik politikalarla da pekişmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrasında yıkılmış Avrupa’da bağcılık ve şarapçılığın toparlanması konusunda çalışmalar yapılırken Türkiye bu çalışmaların bir parçası olmuş, 1946 yılında OIV Uluslararası Bağcılık ve Şarapçılık Örgütü’ne üye olmuş ve 1947 yılında Örgüt’ün yıllık toplantısı Türkiye’nin ev sahipliğiyle İstanbul’da yapılmıştır.
1923-1950 yılları arasında Türkiye’nin şarapçılığa yönelik politikaları modernizasyon, kalite ve yerli üretime dayanmaktaydı. Bu dönemde kurulan fabrikalar ve yapılan yatırımlar, bağcılık sektörünün gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve ilerleyen yıllarda Türkiye’nin şarap üretiminde söz sahibi bir ülke olmasına zemin hazırlamış, ama 1950 sonrasında değişen politikalarla Türkiye bu hedeften uzaklaşmıştır.
Kaynakça
- Lucretius, Evrenin Yapısı, çev. Tomris Uyar, Turgut Uyar, Norgunk Yayınları, 2011.
- Plinius, Naturalis Historia XIV.II
- Richard Seaford, Dionysos, Routledge, 2006.
- Homeros, İlyada, çev. Azra Erhat, A.Kadir, Can Yayınları, 2008.
- Deniz Gezgin, Bitki Mitosları, Sel Yayıncılık, 2007.
- Robert Graves, Ak Tanrıça, çev. Çağla Çakın, Kabalcı Yayınları, 2015.
- Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü. Yunan ve Roma, Çev. Sevgi Tamgüç, Sosyal Yayınları, 1997.